15 Aralık 2024 Pazar

 

Sigaradan nefret etmeyi beklemeyin.

 

                                   Sene 1997 ydi yanılmıyorsam. ABD de sigara yasakları başlayalı 4 yıl olmuştu. Minneopolis’e gitmeye karar verdik iş için. Uçak Chicago aktarmalı. O zamanlar günde 1 paket falan sigara içiyorum. Tütünü seviyorum, kokusunu, sıcaklığını, ateşini. Taaa çocukluğumdan içime işlemiş.  Denizli de daha ilkokula gitmezken ucundan ufak ufak tatmaya başlamışım. Kurutmaya kirmandallara asılan tütün dizilerinin altında elimizi gezdirip ele dökülen tütünleri gazete kağıdına sarıp ortalığı dumana boğmak gibi bir eğlencemiz var o zamanlar, benden büyük teyze çocuklarıyla. Neden teyzeler gündemde? Çünkü anamlar 4 kızkardeş, erkek kardeş yok, biz de anneannemlerde kalıyoruz her yaz. Neden babannem de değil? Zira anam öyle istiyor, öyle rahat ediyor. Kaynana sıkıntısı çekecek hali hiç yok. Belki de kaynanasının gelin dırıltısı çekecek hali yok. Bilemeyeceğim.  




                                       Teyzelerim, enişteler tütün emekçisi. Ektikleri kendilerine ait  yerler de var. Yazın tarlaların çapalanmasında, sulanmasında çok bulundum. 5-6 yaşlarındaydım. Hatırladığım çok zahmetlidir tütün tarımı. Bebek gibi ilgi bekler tarlalar.  Bir de çocukluk işte, aklımda kalan, semiz otunun tütün tarlalarının kenarında sebilillah, kendiliğinden yetiştiği. Kadınlar tarla işinden sıkıştı mı, gelsin süzme yoğurtlu, taze semiz otları, hatta az biraz kıyma ile semiz otu yemekleri. Rahmetli anamla kaldığımız dedemlerin evine giderken yolunu bazen tütün tarlalarına düşürür, dış eteğinin ucunu  kaldırıp acel tecel semiz otu doldurur eve gelince keçi sütünden yanık kokan kese yoğurdunu suyla ezerek seyreltir, semiz otuyla harman edip önümüze sürüverirdi. İştahla yerdik.  Temmuz ayı gelip hasat başladı mı bütün aileler çoluk çocuk, torun torba sabah namazından önce tarlalara tütün kırmaya gidilirdi. Hangi yapraklar nasıl kırılacak tek tek öğretilirdi çocuklara gençlere.  Namazlar tarla kenarında arıkdan alınan abdestlerle alel tecel eda edilir, tesbih çekmeden kısa bir dua ile tarlaya tütün kırmaya dönülürdü.  Güneş 1 mızrak yükselene kadar devam edilirdi. Güneş doğunca neden tütün kırılmazdı bilmezdim ve çok da kızardım gündüz çuvala mı girdi derdim de büyük küçük herkes kıkır kıkır gülerdi. Ben zannederdim ki onlar biliyor da gülüyorlar halbuki meğer  onlar da bilmezmiş tütün neden gün doğmadan kırılır.  Sonradan aklım erip okuma yazma öğrenip okullu olunca öğrendim. Konuyu en kestirme yoldan ele almak gerekirse; yeşil tütün yaprağının gün ışığında fotosentez yolu ile sentezini yaptığı maddeler yavaş yavaş köklere taşınırmış. Bu taşınma olayı sabaha kadar sürer ve yeni günün fotosentez işlemleri başlamadan tamamlanma noktasına gelirmiş. Kırımın, o tütün tipi için öngörülen olgunluk döneminde ve sabaha karşı yapılması, yüzyılları alan tecrübeler sonunda, aynı iklim kuşağında yetiştirilen şark tütünleri için bir hasad metodu halini almış ve bu metod aynı dönemde hasad edilen yaprakların benzer renk ve aromatik niteliği taşımasında büyük bir amilmiş (*). 

                                             Kırılan tütün yaprakları büyük hararlarda getirilir evin hayatına dökülürdü. Herkes elinde uzun 45-50 santimetrelik, dikiş iğnesi gibi ucuna kınnap takılmış dev şişlerle tütün dizerdi. Yine çoluk çocuk, torun tombalak, nineler dedeler, hep beraber, çaylar pişirilir, transistörlü radyo açılır, eski defterler açılıp ama kahkahalı ama hüzünlü hikayeler, atışmalar ve sözlü kavgalar eşliğinde tütün dizilirdi. Benim şişin ucuna elimin erişmesine kol boyum yetmez, duvara sırtımı dayar, şişin arkasını da koltuk altından duvara dayayıp öyle dizerdim tütünü. Tütün yaprağının tam kırıldığı yerden 5 santim aşağı , damarın tam ortası şişin ucuna denk getirilerek  dizilir tütün. Yanılıp, yenilip de elini ağzına hele hele gözüne sürdün mü, işte o zaman anlarsın neden acı tütün dediklerini. Yakar, acıtır. Yapışkan şeffaf özsu elde kuruyunca kararır esmer bir renk alır. Herkesin elleri kınalanmış gibi katran kahvesi bir renge döner. Yıka yıka günlerce çıkmaz. Çarşıda pazarda tütün dizenler birbirini bu nişaneden tanırlar. Gülerler birbirlerinin gözlerine tanışmasalar da. Sen de bizdensin diyerek.

                                                 Galatasaray Lisesi'ne geldiğimde yetiştirici de fırsat bulamadım. Ama daimi, leyli meccani olarak Beyoğlu na geçince ufaktan haftada bir paket falan almaya başlamışız. Üçüncü sigarası var, ikinci var, birinci var, sonra Bafra var. Bafra kalite sigara. Filtre yok henüz. Var da yaygın değil. Fakat Bafra da Bafra yani. Hala öyle tütün yok Türkiye de artık. Var oğlum, senin ağız tadın bozulmuş demişlerdi. Ben de inanmıştım mecburen. Ta ki bir arkadaşım 45 li yaşlarımda Kolombiya dan bir torba dolusu sigar getirene kadar. Ne kadar mutlu olmuştum. Sanki tarih olmuş çok sevdiğim biri mezarından dirilip gelmiş gibi sevindiydim. Aynı renk, aynı tad, aynı koku, aynen Bafra! Demek ki ağız tadımda bir şey yokmuş. Bizimkiler tütünü bozmuş meğer. Bunun için bir anekdot anlatırlar. Cevdet Sunay cumhurbaşkanlığı döneminde, Tekel tütün fabrikalarını teftiş ediyormuş. İyi giyimli, egolu bir adam dikkatini çekmiş. Kim bu demiş. Efendim demişler o tütün eksperi. Ne iş yapar, haftada bir gelir tütünü harmanlar, bir, iki tadım yapar gider demişler. Maaşı ne kadar bunun demiş. Bir rakam telaffuz etmişler, şimdi yalan olmasın neredeyse cumhurbaşkanı maaşı kadar. Ulan demiş, iki sigara sarıp içiyor aldığı paraya bak. Atın bunu işten demiş. Adamı atmışlar. Sigaralar ondan sonra bozuldu derler. Ben anonim öyküyü anlatım. Doğru yanlış bilemem. Ama bizim işlerimize ters bir iş değil, akla da yakın. Neyse derken 6. Sınıfta çaktım, haftada 1,5 pakete terfi ettim, 7. Sınıfta bir daha çaktım hafta da 3 pakete grade oldum. Grade oldum diye yabancı bir kelime kullandım bir halt oldum sanın diye.


                                                  Sandınızsa devam ediyorum. 8. Sınıfta artık 2 günde 1 paket götürüyorduk, tuvaletlerde, 20 dakikalık teneffüslerde. Sigaraları yatakhane dolaplarının ayakkabılık rafının altına yapıştırıyor veya kenar çentiklerine tutturuyorum. Olmadı, en üst rafın altındaki, üzerine elbise askılarını dizdiğimiz, askılık borusunun içine tek tek diziyorum. Hoşuma da gidiyor. Ağzımı dayayıp hüüp diye çekince ağzıma bir dal sigara geliyor o muhteşem tütün kokusuyla. Bafranın ağzıma gelen tütünlerini de ön dişlerimle eziyorum içerken. Tadı damağıma vuruyor, mest oluyorum. Bir gün zannederim 2. 7. sınıfta sınıf arkadaşım merhum, Korhan Meriç (Şabo) ile 20 dakikalık teneffüste sınıfın tam karşısındaki tuvalette kabinlere girmişiz sigara içiyoruz, bir yandan da birbirimizi görmeden, kabinden kabine muhabbet ediyoruz. Ben diyorum ki Bafra nın "r" sine geldim birazdan çıkacağım, Şabo cevap veriyor, abi ben de Bafra nın "Ba" sına geldim derken, dışarıdan rahmetli İrfan Hoca sesleniyor, aferin sonunda babalara geldiniz, çıkın bakayım dışarı da İrfan Baba'ya gelin diyor. Biz tabi çıkıyoruz ama, İrfan Hocam hakkaten ehli irfan imiş, Bafra paketine el koyuyor bizi de affediyor. Bir de  12. Sınıf faşizmi zirvelerde o zamanlar. Ama kendileri bazen sınıflarda, hatta fransızların imtihanlarında anfilerde, grankur da fosur fosur sigara içmekteler. Biz de özeniyoruz haliyle. Bu arada 9 ve 10. Sınıflarda iken Fransız hocalardan Gitane, Gauloise gibi sigaralar istiyoruz, onlar da karton karton getiriyorlar (!) ücreti mukabili. Yabancı sigaraların satışı Türkiye de resmi olarak yasak. Yine o yıllarda, Beyoğlu’nda Japon Oyuncakçısı nın sokağında çay ocağı işleten Halis var. Karaman, toraman kısa boylu, doğu lehçesiyle konuşan posbıyık  bir kürt. Bazen ona gidiyoruz, yeni meşhur olmaya başlayan Amerikan sigaralarından almaya. O da bir havalar bir tafralar, parayı alıyor, burada bekleyin diyor. Peşimden gelmeyin. Sonra elinde kocaman gazete kağıtlarına sarılmış sigara paketleriyle sokağın köşesinden görünüyor. Etrafı kolaçan ederekten. Sanırsınız fatmacığa gayri meşru jinekolojik cerrahi operasyon yapmış da çok başarılı olmuş kerata. Bunu başka türlü söylerler Denizli de ama yani bu kadar tahsil terbiye, yaşımız olmuş 65 herhalde aynısını yazacak değilim. Neyse  ben altın yüzüklü mavi yassı kare paket Rothmans veya Dunhill veya uzun klasik paket Marlboro sigaralarından alıyorum, genelde. Ama favorim filtresiz 100 mm lik Pall Mall. Kent sigarası da var ama benim ağzımda nedense yağlı bir tad bırakıyor sevmiyorum. Pall Mall için diyorlar ki şarapla yıkanıyormuş güyya. İki fırt çekiyorum, nasıl bir kafa yapıyor anlatamam. Dehşet bir aroma. Özenti de var tabii. Tophane de kaçak her türlü emteanın satıldığı Amerikan pazarlarının meşhur olduğu zamanlar. Harçlıktan para biriktirip Fitaş pasajından bir Riffle blucin almışım, mavi bir anorağım da var. Ayağımda Converse ayakkabılar. Boğaz köprüsünden yaya geçilebildiği zamanlarda, Galatasaray dan Burhan Felek’e, Topkapı garajlara, Harbiye ye, Beyazıt a yürüyerek gidip geliyorum. Hele bir de yağmur yağıyorsa, mavi anorağımla havamdan geçilmiyor.

 


                                             Her neyse, uzattık biraz ama bir girizgah lazımdı elbet. Ne diyordum, ha evet, Chicago aktarmalı Minneopolis’e gidiyoruz. Günde 1 paket sigara içiyorum.  Chicago uçağına bindik patronla. Yol 11 saat. Sigara ihtiyacı had safhada. Sonra hostes ablalarla muhabbeti ilerletiyoruz, kokpitin hemen arkasındaki kapıların olduğu kendi bölümlerine alıyorlar beni, açıyorlar havalandırmaları, karşılıklı tüttürüyoruz. Neyse Chicago ya vardık. Aktarma yaptık. Doğru Minneapolis. Orada pirinç aldığımız ABD li bir şirket var. Onlarla görüşeceğiz. Minneapolis 300- 350 bin nüfuslu bir yerleşim o zamanlar.  Fakat iklimi sert ve soğuk. Herşeyi yeraltına almışlar, yeraltından bütün şehri yürüyerek gezmek mümkün. Toplantılar başladı. Yüksek yüksek gökdelen gibi binalar var her yerde. Tuvaletlerde futbol topu büyüklüğünde duman dedektörleri var. “IT’S THE LAW” diye kocaman kocaman yazmışlar. Patronun yanında. ben sigara içecem nerede içeceğim, falan da diyemiyorum.

 

 


                                                      Dışarısı soğuk. Buzlar sarkıyor yer yer. Sonra öğlen oldu bir baktım, her gökdelenin önünde nümayiş yapan bir grup misali 100-150 kişilik gruplar var. Hepsi etek tayyör, veya takım elbise gravatlı insanlar. Tepelerinde bir duman bulutu. Hemen sordum bizi karşılayan amerikalı Moiz’e. Dedim ne yapıyor bunlar? Dedi ki sigara içiyorlar. Dedim bu soğuk havada gökdelenden dışarıya mı çıkıyorlar? İçeride sigara içecek yer yok mu? Yok dedi Moiz. Yasak. Kapalı yerde içemezler. O zaman beynimde bir ışık yandı. Dedim ben bunu şirkette de uygularım.



                                         O zaman İstanbul Göztepe de oturuyorum, ofis Fener Balat ta. Köprü trafiğine takılmamak için sabah erkenden ofise gidiyorum ve ben açıyorum ofisi. Fakat içerden kapıyı açar açmaz, rutubetli iğrenç katranlı ağır bir  tütün kokusu vuruyor burnuma her sefer. Tabi içeride sigara içtiğimizden. Biz içince personel de içiyor. Kızların tiryaki olmaları daha sonraları, onlar içmiyor.

                                         Minneapolis'den döner dönmez benden yaşlı bir personel daha vardı, -yaşlı dediysem 1-2 yaş büyük- Süleyman. Süleyman ı hemen çektim kenara dedim böyle böyle, sigara içecek olan çıksın kapının önünde içsin, izin veriyorum ben dedim. İçeride sigara içmeyi yasaklıyacağım. Biz 2. Kattayız. Elin gavuru 50 katlı gökdelenden inip dışarıda içiyor. Peki dedi naçar. Hemen uygulamaya koydum. Dedim arkadaşlar sigara içecek olan benden izin, kapının önüne çıkıp içsin. O zaman astığımız astık kestiğimiz kestik. Kimse itiraz edemedi. Öyle başladık. Sonra zamanla baktık ki sigara tüketimimiz düşmüş. Dur şu elimdeki işi bitireyim çıkar içerim derken.

                                          Daha sonra bir yerlerde okuduğum salam metoduna başladım. Yemek yemeden içmeyeceğim, saat 11 den önce içmeyeceğim, 12 den önce içmeyeceğim, öğle yemeğinden önce içmeyeceğim, arabada içmeyeceğim, yanımda sigara paketi taşımayacağım. (1 paket işte, 1 paket evde.) Evde odada içmeyeceğim derken günde 1 paketten 2 günde 1 pakete kadar ilerledim. Şu saatten sonra içmeyeceğim pek çalışmadı. Olmuyor. Hayatta cesaret edip kapıları çalamadım ama, gece yarısı sabaha doğru saat 2:00 lerde 3:00 lerde şuurumu kaybedip, bir dal sigara istemek için komşunun kapısına kadar gidip, soğuk hava ile kendime gelip geri dönmüşlüğüm çok var.

                                            Bernard Shaw’ın dediği gibi, sigarayı bırakmaktan kolay ne var , ben belki 50 sefer bıraktım demiş. Ben de çok bıraktım. Bundan yıllar sonra, 50 li yaşlarda kronik faranjitim vardı ve tansiyon hastası idim. İlaç da kullansam 1 tek sigara ilacın etkisini sıfırlıyordu. Bir gece yine saat 02:00 sularında yataktan kalktım, balkona çıktım. Sigarayı yaktım. Kış poyrazı burnumun direğine vurdu. Bir gözüm açıldı. Bir zihnim açıldı.  Ulan dedim, bu saatte herkes sıcak yatağında, sen kalk sigara içmek için balkona çık, utanmalısın dedim, elimde ki yanan sigaraya baktım, bir yemin ettim, sigarayı balkon demirinde söndürdüm aşağıya fiskeleyip savurdum. O rüzgar, Üsküdar,  Libadiye de Çamlıca dan mübarek bir yerden esip gelmiş olmalı ki daha da başlamadım.

                                             Bırakmak çok zor. Hala bırakmış sayılmıyorum. 15,5 sene oldu ağzıma koymadım. Bir kere ağzıma sürsem başlarım biliyorum. Tekrar başlamıyorsam, içmekten korktuğumdan değil, tekrar bırakmanın getireceği ızdıraptan korktuğum için başlamıyorum. Seviyorum tütünü. Yanımda birisi sigara içse dışarıda, (kapalı yerde müsaade etmem.) hoşuma bile gidiyor. İçim cızz ediyor. Bütün çocukluğum, gençliğim, sevinçlerim, acılarım, üzüntülerim, yaşama arzum o mavi beyaz dumana binip bana nanik yapıyorlar. Geçen yanımdaki gençler müşteri ziyaretine gittiler. Gittikleri müşteri eski bir dost. Benim sigara içme taklidimi yapmış. Dumanı çekiyormuşum, -evet çekiyordum- sonra yarısını dışarı bırakıyormuşum, -evet öyle yapardım-. Daha sonra da o bıraktığım dumanı dudaklarımı uzatıp peşi sıra elektrik süpürgesi gibi kovalayarak tekrar içime çekiyormuşum.  -Evet, öyle yapardım-  Çocuklar yüzleri alı al edeple gülerek anlattılar. Ben de güldüm, yavaşça çaktırmadan yerimden kalkıp lavaboya gittim, yüzümü yıkar gibi yapıp, gözümde tomurcuklanan yaşı buz gibi suyla yıkayıp, döktüm lavaboya. 

                                             Uygunsuz birini gençliğinizde çok sevdiniz mi hiç? Hani buluşmayı dört gözle çekip, fakat bir araya geldiğinizde beraberce her türlü muzurluğu yapıp kendinize ağır zarar verdiğiniz birini? 

                                              Psikiyatr bir dostum, sen dedi bırakmış sayılmazsın sigarayı. Evet dedim, bırakmadım, zararını bir gün izale ederler umuduyla, boşanmadan, narin bembeyaz kağıda sarılı, ince bedenini, tüm geçmiş hatıra ve hayallerimle ellerin hoyrat  dudaklarına bırakıp, ayrı yaşamaya kararlıyım. . .  

                                              Ha, bu arada, onyılların kronik farenjiti sigarayı bırakır bırakmaz 1-2 ayda hiç iz bırakmadan geçti gitti. İnanamadım. Tansiyonu sorarsanız, sistolik 11-14 diastolik 7-9 ilaçlarla idare ediyoruz. Sistolik, diastolik ne mi? Torik balığının bir boy büyüğü!  Ona da siz bakıp öğrenin sözlükten. Ben bayılıyorum tıbbi terimlerle ukalalık etmeye... -:) 

Haldun LENGERLİOĞLU

9 Mayıs 2024, Kavacık, Beykoz, İstanbul.

 

(*) Kaynaklar:
Adolf Wenush.Tütün yaprağının kimyası
Samim Aksu-Gülnür Mertoğlu Elmas.Tütün Kimya ve Teknolojisi.

 

21 Mayıs 2024 Salı

HACI AMCA BİZE NE DEDİYDİ?

                                Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır, leğen lenger sallar iken, Denizli'ye Afganistan dan iki dindar Türkmen, Kerem ile Mükerrem, iç karışıklıkların zulmünden kaçıp çalışmaya, para biriktirip, Kabil'deki çocuklarına göndermeye gelmişler. Biri girmiş bir dokumacının yanına çaput boyar, haşılcı, boyacı olmuş, öteki de girmiş bir bağ işine bel belleyen aşı yapan bahçıvan olmuş. İki arkadaş sabah namazına beraberce kalkar, bir güzel abdestlerini bahçedeki artezyenden buz gibi sularla alıp, Hacı Hasan Tekkesi' nde sabah namazlarını eda edip işlerine giderlermiş. Akşamları yemeklerini beraberce yer, yine Hacı Hasan Tekkesi' nde yatsıyı kılıp evlerine döner yatarlarmış. Günlerden bir gün, bir ramazan bayramı arifesinde arkadaşlardan adı Kerem olana memleketi Kabil den haber gelmiş. En küçük kızı meğer çok hasta olmuş. O da arkadaşına söylemiş, demiş ki benim gitmem lazım küçük kızım çok hasta. Bunun üzerine Mükerrem, madem gidiyorsun ben de bankadan paramı çekeyim, gidince benim aileme bu parayı verirsin demiş. O gün,  bayramdan bir hafta sonrasına sabah saat 04:00 uçağına Tahran'a bilet bulabilmiş Kerem.  Oradan da Afganistan a gidecekmiş. Bayramda bankalar kapalı olacağından arkadaşıyla arife günü sabah gündüzden paralarını döviz olarak bankadan çekmişler. Fakat bu arkadaşlar kendi aralarında konuşurken onları kötü niyetli bir dinleyen olmuş. İki arkadaş sabah Hacı Hasan Tekkesine bayram namazına gidince evlerine girip parayı sakladıkları baca kovuğundan çalmış. İki arkadaş eve geldiklerinde bir de bakmışlar, kapıları kırılmış eve hırsız girmiş. Hemen koşmuşlar baca kovuğuna, bir de bakmışlar, deri cüzdan la birlikte paraların yerinde yeller esiyormuş. Yılların birikimi, Kerem bir yanmış yakılmış, Mükerrem iki dövünmüş nafile. Hemen gitmişler Hacı Hasan Tekkesi' ne varmışlar. Açmışlar ellerini , iki gözleri iki çeşme, Allah a yakarmışlar.




Kerem demiş 

BİSMİLLAH, MEDET YA ALLAH

Mükerrem tekrar etmiş,

MEDET YA ALLAH, BİSMİLLAH! 

O anda türbenin kapısı açılmış, ak sakallı, yeşil kavuklu bir ihtiyar peydah olmuş. Demiş ki ne ağlaşıyorsunuz, derdiniz nedir? İki arkadaş yana yakıla anlatmışlar başlarına geleni. İhtiyar dinlemiş, bir şey dememiş. Kollarını sıvamış oturmuş artezyenin önünde bir güzel abdest almış. Hadi demiş siz de abdest alın bakalım. İki arkadaş bir şey anlamamışlar ama buz gibi suyla onlar da abdest almışlar. Sakinlemiş oturmuşlar.

Piri fani bunlara demiş ki, sizin kayıp paranızı buluruz. Ben demiş şimdi size sihirli bir ipucu vereceğim, bu ipucuna göre demiş izini sürün. her yeni bir şey bulduğunuzda benim şimdi diyeceğimi tekrar edin. Size demiş her seferinde yeni bir ipucu verilecek onu takip edip paranızı bulursunuz. 

Sonra da  

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

demiş ve sonra da türbenin yeşil boyalı demir kapısını aralayıp içeride kaybolmuş. İki arkadaş bir mana verememişler. Arkasından seğirtmişler ama bir bakmışlar, bir aramışlar, bir taramışlar, türbenin içinde kimseyi bulamamışlar. Canları sıkılmış ne yapacaklarını şaşırmışlar ve hiç konuşmadan eve gelmişler. Kahvaltı etmişler ama ikisinin de ağızlarını bıçak açmıyormuş. Sessizce oturup derin düşüncelere dalmışken, Mükerrem türbedeki piri faniyi hatırlayıp gayri ihtiyari Kerem'e soruvermiş:

- Camide Hacı Amca bize ne dediydi?

Kerem cevap vermiş. 

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 




der demez oturdukları salonda bulunan boy aynasında ışıklar içinde, tekkede gördükleri yeşil kavuklu piri fani belirmiş ve, 

GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

deyip kayboluvermiş. Bundan biraz korkan ve  pek şaşıran iki arkadaş bunda bir iş var, Hacı Amca bize bir şey demek istiyor demişler. Mükerrem simi gamı bilmiyorum ama kaddi kütah farsçada kısa boylu demek, gümüşlü kemer ve çeşmi siyah da gümüşlü kemeri olan siyah gözlü biri olsa gerek. Herhalde Hacı Amca hırsızı tarif ediyor bize demiş. Bunun üzerine iki kafadar giyinip dışarıya çıkmışlar. Etrafta kısa boylu ipek kuşaklı siyah gözlü birini aramaya başlamışlar. Kerem oturdukları irimin başındaki bakkala sormuş, kısa boylu, gümüşlü kemeri olan siyah gözlü birini gördün mü buralarda Bakkal Amca demişler. Bakkal Amca şöyle bir düşünmüş, sabahleyin Telveli Kazım'ın torununa şeker tartarken öyle bir adam telaşla yolun sağından yukarı doğru geçti demiş.

İki arkadaş hemen dışarı çıkıp yolun sağından yukarıya dönmüşler. Bir bakmışlar ileride bir pazar kurulmuş, kalabalık mı kalabalık. Pazara girince bir de bakmışlar ki kısa boylu gümüşlü kemeri olan siyah gözlü bir çok adam var, hangisi diye düşünürken, bunaldıkları bir sırada, Mükerrem in aklına gelmiş, Kerem e demiş ki Hacı Amca bize ne dediydi? 

Kerem cevaplamış, 

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

der demez yanlarındaki evin camında bizim yeşil sarıklı piri fani belirivermiş, bizim kafadarlara demiş ki,

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !



- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !



Der demez camdaki yansıma kayboluvermiş.

Bizim kafadarlar hemen fırlamışlar kısa boylu, gümüşlü kemeri olan, kara gözlü, kel kafalı, keçeden külahlı, belinde silahı olan birini aramaya koyulmuşlar. Pazarın sonuna kadar gitmişler ama heyhat maalesef rastlayamamışlar. Pazarın çıkışında en son pazarcı esnafına bu tarifi verip, görüp görmediğini sormuşlar. Pazarcı o arada şişman bir hanıma 1,5 okka domatesi tartıp vermiş. Demiş ki, sabah erken geçti buradan öyle biri, bir yerlere yetişecek gibi çok da telaşlı idi, otogar tarafına doğru koşarak gitti.!

Bizim iki sıkı arkadaş da hemen otogara doğru koşmaya başlamışlar. Otogara girince bir de bakmışlar ki orası da ayrı bir curcuna. Sıra sıra otobüsler, minibüsler. Kimi İstanbul'a kimi Ankara'ya kimi falanca köye, kimi de filan kasabaya gidiyor. Şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilememişler. Hemen oracıkta bir kafeterya ya girmişler, oturup bir soluklanmışlar. Birer limonata söylemişler. Ne yapalım ne yapalım diye çaresizlik içinde düşünürken, bu sefer Kerem Mükerrem'e sormuş, 




- Hacı Amca bize ne dediydi? 

Mükerrem hemen cevaplamış, 

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !

- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !

der demez bizim yeşil sarıklı piri fani bu sefer limonata bardağından oyuncak bir kukla gibi limonatayı döke saça çıkıvermiş, iyice şaşıran bizim kafadarlara masa üstünde minicik boyuyla,

VARDIĞI MENZİL GERMİYAN,


KALDIĞI YER GÜMRÜK HAN



demiş ve minik yeşil bir japon balığı gibi limonata bardağına dalıp gözden kaybolmuş. İki arkadaş gözlerine inanamayıp sen de gördün mü deyip, birbirlerine bakakalmışlar. Neden sonra hayretleri azalınca, hemen Germiyan minibüslerinin kalktığı yeri bulup iki bilet almışlar. Minibüs hareket edince hemen muavine sormuşlar:

- Germiyan'da Gümrük Han var mı?

- Var! demiş muavin.

- Ben size varınca tarif ederim.

Kırkbeş dakikalık bir yolculuktan sonra Germiyan a varmışlar. Muavin Gümrük Han ı tarif etmiş. İki kafadar hemen Gümrük Han'a gitmişler. Resepsiyonda ki genç çocuk telefonu kapatınca bizimkileri dinlemiş. Kısa boylu, gümüşlü kemeri olan, kara gözlü, kel kafalı, keçeden külahlı, belinde silahlı lafını duyunca, tamam, demiş. Bu sabah sizden 2-3 saat önce geldi eşyalarını aldı ve handan ayrıldı. Peki demiş bizimkiler, adamın ismi, cismi sizde kayıtlı değil mi?  Resepsiyoncu, hemen defterlerini açmış, bakmış bir kayıt bulamamış. Sonra gececi arkadaş yeni başlamıştı, işi tam bilmiyor kimliğini almayı unutmuş olabilir, çünkü dün akşam burada düğün vardı, çok kalabalıktı, o hengamede kaynamıştır. Sabah da nakit ödeyince ben de sormadım demiş. Bunun üzerine bizim iki arkadaşı almış bir üzüntü, demek demişler buraya kadarmış. Nasıl buluruz ki, biz şimdi bu adamı? Bunun üzerine düşünüp taşınırken Mükerrem yahu demiş ne düşünüyoruz ki? Şöyle bir toparlıyalım, Hacı Amca bize ne dediydi?

Kerem hemen atılmış :

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !

- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !

- VARDIĞI MENZİL GERMİYAN,

- KALDIĞI YER GÜMRÜK HAN

der demez bizim yeşil sarıklı piri fani hanın kapısında belirivermiş, bizimkilere eliyle gel gel yapmış. Bizimkiler yanına varınca kulaklarına eğilip 

MEMLEKETİ HORASAN

RAMAZAN OĞLU RAMAZAN






deyivermiş ve bir sabun köpüğü gibi kaybolup havaya karışmış. Bizimkiler ne kadar alışsalar da yine bir şaşkınlık geçirip, kafa kafaya vermişler. Ne yapalım, ne yapalım derken sonunda Horasan a gitmeye karar vermişler. Nasıl gidilir diye sormuşlar etrafa. Meğer Horasan'a tren varmış. Almışlar biletleri, binmişler trene. Kompartımana gelen diğer yolcularla hoşbeş sohbet derken, Horasan'lı olan yolculara kısa boylu, gümüşlü kemeri olan, kara gözlü, kel kafalı, keçe külahlı, belinde silah taşıyan, kendi adı Ramazan babasının adı da Ramazan olan birini tanıyıp tanımadıklarını sormuşlar. Horasan lı yolcular demişler ki Horasan kocaman bir yerleşim. Ramazan ismi de biz de çok yaygın, kimlerdenmiş, ne iş yaparmış nerede otururmuş deyince bizimkiler yine kalmışlar çaresiz. Horasan uzak memleket, geceyi trende geçirmişler. Sabah erkenden inmişler ezanlar okunmadan. En yakın camiye gidip, şadırvana oturmuşlar. Ne yapacağız ne edeceğiz, kime gideceğiz derken bir yandan da abdest almaya durmuşlar. Koca Horasan demiş Mükerrem. Nereden buluruz Ramazan oğlu Ramazan'ı? Deyince Kerem yahu demiş, Hacı Amca Bize ne dediydi :

Mükerrem ikiletmemiş :

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !

- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !

- VARDIĞI MENZİL GERMİYAN,

- KALDIĞI YER GÜMRÜK HAN

- MEMLEKETİ HORASAN

- RAMAZAN OĞLU RAMAZAN

der demez bir de bakmışlar Hacı Amca kolları sıvamış şadırvan da abdest almakta. Bir salavat getirip dönmüş bizim dostlara demiş ki : 

DÜĞÜNLERDE ZURNA ÇALAR,

BİR DAVUL, BİR  BORAZAN.



Demesiyle de camiye girmiş. Bizimkiler de peşinden. Hep beraber namazları eda etmişler, imam selamı verince bakmışlar ki Hacı Amca çoktan gitmiş. İki arkadaş karınları aç namazdan sonra bir çorbacıya girmişler. Birer kemik suyuna mercimek çorbası söyleyip, limon sıkıp, pul biber ilave ederek içmişler. Gözleri etrafta Hacı Amca yı aramış, ama bulamamışlar. En iyisi demişler bir düğün salonu bulalım, bilirse onlar bilir çalgıcılar nerede, kimdir? Şehir merkezine bir on dakika kadar yürümüşler. Vardıklarında merkezdeki meydana açılan sokaklardan birinde bir düğün salonu görmüşler. Bir müddet salonun çalışanlarının gelip açmasını beklemişler. Çalışanlar gelince varıp hemen sormuşlar. Biz demişler, Kısa boylu, gümüşlü kemeri olan, kara gözlü, kel kafalı, keçe külahlı, beli silahlı, baba adı Ramazan, kendi adı da Ramazan, düğünlerde davul, zurna ve borazan çalan  birini arıyoruz tanıyor musunuz deyince, çalışanlar arasından kara kuru, ufarak teferek, güler yüzlü, hem de civelek bir kızcağız söze girmiş. Demiş ki, çok var Horasan da Ramazan oğlu Ramazan. Belli mi mahallesi, evli midir kendisi deyince, bu sefer aniden Hacı Amca kapıdan içeri girmiş ve uzaktan seslenmiş :

OTURDUĞU MAHALLE TRABZAN,

KARISININ ADI DA KEZİBAN!




deyince Hacı Amca'yı da bizimkilerin arkadaşı zanneden kızcağız, Keziban ı tanımam ama Trabzan mahallesini biliyorum. Horasan ın çıkışında, bir yamaçtadır. Dereye bakan kısmı yol boyunca hep korkulukla çevrilidir. O yüzden Trabzan Mahallesi derler, oraya gidince sorun. Bir bilen çıkar elbet! Bizimkiler hemen salondan çıkıp Hacı Amca'ya bakmışlar ama Hacı Amca'yı koydunsa bul. Kaylan kayıp oluvermiş yine. Bizimkiler hemen meydanda bir fayton kiralamışlar, çünkü meydana araba girişi yasakmış. Faytoncuya demişler ki bizi Trabzan Mahallesine götür. Atlamışlar yaylı arabaya, tıkır şıkır nal sesleri, faytoncunun yoldan geçenleri uyarmak için çaldığı tın tın çan sesleri ile Trabzan mahallesine varmışlar. Hakikaten dere kenarı ucu görünmez bir şekilde trabzanla, yani korkuluklarla kaplıymış. Mahalle de gördükleri ilk kahveye girip sormuşlar Keziban'ın kocası Ramazan'ı. Bir, iki kişi tanır gibi olmuşsa da renk vermemişler. Çünkü bu mahallede oturanlar, suça karışmış, tekin olmayan insanlarmış. Bizimkilerin Ramazan'ı neden aradıklarını anlar gibi olmuşlar da arkadaşlarını ele vermemişler. Tanımıyoruz öyle birini, yok öyle biri bu mahallede deyivermişler. Bizim iki yakın arkadaş yine meyus ve mahzun kahveden çıkıp dere kenarına gidip trabzanlara dayanıp düşünmeye koyulmuşlar. Mükerrem demiş ki Hacı Amca bize hiç yalan demedi, kahvedekiler biliyor da söylemiyorlar. 

Sahi Hacı Amca en son ne dediydi demiş Kerem'e.

Kerem şiir gibi cevap vermiş :

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !

- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !

- VARDIĞI MENZİL GERMİYAN,

- KALDIĞI YER GÜMRÜK HAN

- MEMLEKETİ HORASAN

- RAMAZAN OĞLU RAMAZAN

- DÜĞÜNLERDE ZURNA ÇALAR,

- BİR DAVUL, BİR  BORAZAN.

- OTURDUĞU MAHALLE TRABZAN,

- KARISININ ADI DA KEZİBAN!

deyince, derenin berrak sularında Hacı Amca nın konuşan aksi yani yansıması görünmüş ve 

- GELDİNİZ ARTIK TAMAM

- EVİN SAĞ YANINDA HAMAM

deyip kendini suyun akışına bırakıp hızla uzaklaşmış.

Bunu duyan  iki kafadar hemen kahvenin yakınındaki simitçiye varmışlar. Birer çıtır simit alıp demişler ki, arkadaş biz çok kirlendik bu mahallede bir hamam varmış, nerde acaba bir gidip iki su dökünsek deyince simitçi onları iki sokak öteye üşenmeden götürmüş, ve parmağıyla işaret edip, işte bakın orada, bu sokağın sonunda demiş. 

İki arkadaş teşekkür edip hamama hızlı adımlarla varmışlar. Hamamın solundaki evi de görmüşler. Gidip kapıyı çalmışlar. Ama açan olmamış. Evin içinden bir kadın konuşması duyar gibi olunca, hem kapıyı çalmaya devam edip, olanca güçleriyle seslenmişler :

- Keziban Hanııım! Keziban Hanııım ! 

Bunun üzerine kapı açılmış, rengarenk giyinmiş orta yaşlı bir kadın kapıyı açıp, 

-Ne istiyorsunuz! Mahalleyi ayağa kaldırdınız diyecek olmuş, bizimkiler hemen Ramazan'ı sormuşlar. Kadın biraz durumu anlar gibi olmuş ve Ramazan yoktur evde diyecek olmuş ama bu sefer bizim Hacı Amca boyu biraz daha uzun, heybeti artmış bir şekilde ortaya çıkıvermiş.

MERDİVEN ALTI MAHZEN

MAHZENDEDİR RAMAZAN,

YANINDA VAR BİR SANDIK,

SANDIK İÇİNDE CÜZDAN,



demesiyle bizim heyecan içindeki iki arkadaş kadını itip merdiven altındaki mahzene dalmışlar. Hakikaten bakmışlar ki  yerdeki bir sandık üzerine oturmuş halde kısa boylu, gümüşlü kemeri olan, kara göz, kel kafa, keçe külah, beli silahlı bir adam. Belli ki bizim meşhur Ramazan oğlu Ramazan. Ramazan piştova davranacak olmuş ama, Kerem o davranamadan belindeki silahı bir hamlede almış bile. Mükerrem sandığı açmak isteyince bakmış ki kilitli. Anahtarı nerde diye sorduysa da bir türlü Ramazan dan cevap alamamış. Bu arada karısı Keziban, yetişin komşular evimi hırsızlar bastı diyerek zaptiyeyi çağırmış. Zaptiye gelince iki arkadaşı yakalayıp, oracıkta sorguya almışlar. Bizimkiler her şeyi baştan anlatmışlar. Zaptiyeler, hadi gidin bakayım oradan demişler, hiç bu zamanda öyle, hayal ile bir görünen bir kaybolan hacı hoca mı olur, besbelli siz soyguna geldiniz uyduruyorsunuz deyince  Kerem hemen dönmüş Mükerrem'e demiş ki Hacı Amca bize ne dediydi :

Mükerrem uzatmadan başlamış ezberinden söylemeye :

- SİMİ GAMI KADDİ KÜTAH, 

- GÜMÜŞLÜ KEMER, ÇEŞMİ SİYAH!

- KEL KAFADA KEÇE KÜLAH !

- KEMERİNDE PİŞTOV SİLAH !

- VARDIĞI MENZİL GERMİYAN,

- KALDIĞI YER GÜMRÜK HAN

- MEMLEKETİ HORASAN

- RAMAZAN OĞLU RAMAZAN

- DÜĞÜNLERDE ZURNA ÇALAR,

- BİR DAVUL, BİR  BORAZAN.

- OTURDUĞU MAHALLE TRABZAN,

- KARISININ ADI DA KEZİBAN!

- GELDİNİZ ARTIK TAMAM

- EVİN SAĞ YANINDA HAMAM

- MERDİVEN ALTINDA MAHZEN

- MAHZENDE SAKLI RAMAZAN,

- YANINDA VAR BİR SANDIK,

- SANDIK İÇİNDE CÜZDAN,

derdemez, mahzenin orta yerinden dumanlar içinde bizim Hacı Amca çıkmış ve demiş ki :

- AMA SANDIK KİLİTLİ,

- ANAHTAR NEREYE GİTTİ?

- RAMAZAN DAN OLMAZ SİLAHTAR

- DİLİNİN ALTINDA ANAHTAR

Bunu duyar duymaz Kerem herkesin şaşkınlığından istifade edip, Ramazan'a Allah yarattı demeyip sağ eliyle şırraak diyerek bir osmanlı tokadı patlatır. Bunun üzerine Ramazan'ın ağzından bir anahtar fırlar, yere düşmesine fırsat vermeden Mükerrem havada yakalar.  zaptiyelere der ki bu sandık içinde bize ait bir cüzdan var, bej renkli koyun derisi cüzdanın üzerinde arap alfabesiyle benim adım ve soyadım yazıyor. İçinde gizli bölmesinde de kimliğim var.

Zaptiyeler birbirlerine şaşkın bakarlar, amirleri peki açın bakalım sandığı der. Sandığı açarlar, içinden hakikaten bizim ahretliklerin cüzdanı çıkar. Üzerindeki isim kısmını ve gizli bölmedeki kimliği de bulurlar. Hacı Amca ise çoktan mahzenin karanlıklarında kaybolmuştur bile. Ararlar tararlar ama bulamazlar. Bunun üzerine zaptiyeler şaşkınlık içinde hepsini karakola götürürler, Başkomiser ne olmuş anlatın bakalım deyince, zaptiyeler inanmayacaksınız ama Başefendi diye söze başlayıp bir bir herşeyi anlatırlar. Ramazan tutuklanır, Kerem ile Mükerrem de helal paralarına kavuşurlar ve Denizli ye geri dönüp Hacı Hasan Tekkesinde 2 şer rekat şükür namazı kılarlar. Hacı Amca yı ise bir daha hiç ama hiç görmezler. 

Kavacık, 5 Haziran 2024 



p.s. Annemin ben çocukken anlattığı bir masalın hatırlayabildiğim noktalarına istinaden yazılmış bir masal. Çocuktum, yazamamıştım. Geç de olsa bir anıyı yazıya döktüm sonunda.

HALDUN LENGERLİOĞLU