8 Ocak 2020 Çarşamba

Antalyen Ruslar !





Antalya.

Aslında Antalya ya gitmeye hiç niyetim yoktu ama iyice ucuzlamış olan
uçak biletleri beni yeterince tahrik etmişti. Üstelik yol uzun, zaman kısa,
yorgunluk, öf kim gidecek şimdi gibi bahanelere geçit vermeyecek
kadar ucuzlamıştı uçak biletleri. Çantamı hazırladım. Hazırladım
derken sadece evrak kağıt kalem vesaire. Yoksa yanıma üstümdekilerden
başka hiçbir giyecek almadım. Ama deodorant, diş fırçası, traş
makinem elbette ki bunlar olmadan olmayacağı için onları saymıyorum.
Gerçi bazen bunları da gittiğim yerlerden aldığım olur ama bu sefer
evden oralara taşıdım.

Tabi uzun zaman önceden belli olan bir seyahatti ama gene de son dakika
ya kaldığımdan ancak sabah 5 uçağına yer bulabildim. Ek sefermiş.
Dönüşte de -2 gün sonra- en son uçak. 23:55.Bu da ek sefer. Otel rezervasyon 
falan da hak getire. Olmazsa kongrenin yapılacağı Belek te yer 
bulamazsam Lara da ki pansiyonların birinde kalmayı bile göze almışım. 
Hem benim gibi bir maceracı için herhalde herşeyin en ince ayrıntısına 
kadar hesaplanması elbette yakışık almazdı. 

Neyse efendim, malum uçak şirketleri abartarak uçuş
saatinden bir buçuk saat önce havaalanında olmanızı ve biniş
işlemlerinizi (yani çek-in yerine biniş dedim ama yani doğrusunu
biliyorsanız? Hani.. ne bileyim?) yaptırmanızı isterler. Bu nedenle
en geç saat 4:00 te veya bilemedin 4:30 da havaalanında olmalıydım.
Bu da sabah 3 gibi uyanmam demekti. Gece epey bir düşündüm yatayım da
3:30 da evden çıkayım yoksa hiç uyumasam mı dediysem de, neticede
benim ucuz çin malı koca çıngıraklıyı kurup yattım. Saat üçte saatin
cayırtısıyla yataktan kalkacağım ama rüyamda ders zilleri, kapı
zilleri, saat zilleri hepsi yarış halinde. Tuhaftır rüyamda bir 30
dakika geçtikten sonra, yahu bu zillere aldanma, sen 3 te kalkacaktın bu
o zil olmalı, eyvah geç kaldın diyerek rüyamdan kendimi uyandırıp
derhal saate baktım. İşte ulan nasıl oluyor da rüyanda 30 dakika
geçtiğini anlayabiliyorsun, sallamasana kardeşim diyenlere kaynak
olacak şekilde uyandıktan sonra saate baktım. Evet saat 3:30 du.
Demek ki benim koca çıngıraklının çıngırdamasından bu yana, yani
aslında o yana, yani diyeceğim 3:00 ile 3:30 arasında tam tamına 30 dakika
geçmişti. ( Bilmem her bir şeyden kıllanan septik arkadaşlar bu
açıklamadan memnun ve mutlu oldular mı?) Neyse biz hikayemize dönelim.
Akşamdan her şey hazır olduğundan derhal yatılı okuldan kalma
alışkanlıkla 5 dakika içinde giyindim ve kapıdan dualar okuyarak sağ
adımla çıktım. Garaja indim anahtarla kapıları açtım. Arabayı
çalıştırdım. Ver elini Atatürk Hava Limanı. (Şimdi gene isimleri
lazım değil onlar kendilerini bilir, ukala septik arkadaşlar ulan
garajın kapısını kim kapattı? Açık mı bıraktın? Arkanda hizmetçin mi
var? Niye derli toplu değilsin? Biz şimdi garaja ya hırsız girerse
diye senin adına endişelenmek zorunda mıyız? gibisine
ikirciklenmesinler kapattım ama bunu yazıp daha fazla vaktinizi almak
istemediğimdendir. Yoksa garajın kapısını kapattım ve tam üç sefer
kilitledim elbette.) Derken Çamlıca'dan 20 dakika da ikitelli
havalimanı sapağına geliverince sapağa girmeden gördüğüm sağdaki
sevın elıvın da bir kahvaltı etmeye karar verdim. Bastım frene
ciyaklatarak taktım geri vitese aşağı yukarı bir 250-300 metre geri
gidip tam marketin önünde durdum. İçeri girdim... Şimdi, farkındayım
ukala her şeyden kıllanan septik arkadaşlar gene "efendim sevın elıvın
gavurca yedi onbir demektir. Bu da şu anlama gelir, burası sabah 7
den gece 11 e kadar açıktır. O saatte nasıl açıkmış orası gene
sallıyorsun." muhabbetine girmek için yerlerinde bir taraflarında
kurt varmış gibi kıpraşıp lafa ortadan dalmak için fırsat kolluyorlar
ama bu fırsatı onlara vermeyeceğim. Ne bileyim kardeşim o saatte
açıktı işte. Karnımı doyuracağım. Hesap soracak halim yok ya? Gerçi
şimdi ben de bu yazıyı yazarken aklım başıma geldi kıllanmadım değil.
Neyse girdim içeri. İçerisi de oldukça kalabalıktı. 2 tane
kıyafetlerinden boyacı badanacı olduğunu tahmin ettiğim bira göbekli
arkadaş çay ocağının başında bir şeyler atıştırıyorlardı. Makine
sıcak mı diye sordum sıcak dediler. Peki dedim bana iki kaşarlı tost.
Bir de şuradan meyva suyu alırsam havaalanına gidene kadar tüketirim.
Tostlar ısına dursun tostu yapan arkadaş abi yağ süreyim mi diye
atıldı. Sevmem margarini, midemde yanma yapar yok istemem diyeceğim.
Badanacılardan biri teklifsiz daldı soruya "Yağsız tost olur mu? Ne
soruyorsun süreceksin tabi." Dedi. Haydi buyurun buradan yakın şimdi.
Artık ne diyeceksin az bir şey sür dedim. Bu sefer öteki dalmaz mı
lafa "Eee abi de yaş icabı yüksek tansiyon felan vardır istemez fazla
yağ." Deyince hakikaten tansiyonum fırladı. Bu arada prostatım da
sızladı gibi geldi ama yoksa tırstım da yusufcuk birlikleri teyakkuza
mı geçti esasen tam anlayamadım. Şimdi uçağa yetişmeyecek olsam
ikisine de kafayı koyacağım, şiş göbeklerine birer uçan tekme. Ama ya
sabır dedim yoksa uçağım kaçacak. (Bu bölüm de biraz salladım bunu
kabul ediyorum ama bu yazının tamamının okunabilmesi için bu gerekli.
Bir nevi yazı tekniği diyebiliriz. Yoksa bir tırsığı kim okur.?)
Neyse lahavle çekerek aldık tostları havaalanına geldik. Burada
kredi kartımın bir hizmeti var. Gidiyorsun anahtarınla arabayı teslim
ediyorsun. Sana bir kağıt imzalatıyorlar, hasarı varsa yazıyorlar, 
kilometresini not ediyorlar ve seni arabayla girişe bırakıp arabanı 
da götürüp park ediyorlar. Dönüşte de uçaktan inince telefonla arıyorsun. 
Arabanı çıktığın kapıya kadar getiriyorlar ve kredi kartından park ücretini
düşüyorlar. Üstelik normal park ücretinden %20 daha ucuza mal oluyor.
Ben de aynen öyle yaptım. Neyse uçağa bindik. Erbas tipi bir uçak,
yerleştik güzelce. Yerleştik diyorum ama artık koltuklar mı küçülmüş
yoksa bizim bir yerimiz mi büyümüş anlayamadık. Yolda anlaşılan
havayolları insanları koltuklara uydurmaya azmetmiş olacak ki 4 tane
kraker bir çay ikramıyla Antalya ya 50 dakikada indirdiler. Sabahın
altısı, işte efendim ek sefer olduğu için servis otobüsü yok.
Binecekmişiz taksiye öyle gidecekmişiz. Daha neler? Sordum, Belek için 70
milyon lira istiyorlar. Dedim çaresi yok mu? Dediler ki viyadüke
kadar yürüyeceksin. Eee? Oradan Belek minibüsleri geçermiş ona
binecekmişiz. Yüküm de az. Artık badanacıların tost muhabbeti, uçakta
ki koltuğun darlığı epey bizi gaza getirmiş olacak ki yürürüm yahu
deyiverdim kendi kendime. Neyse yol iz bilmiyoruz ya işte çıkış
tabelalarıyla donatılmış bir yolu tuttum, başladım yürümeye bir 15
dakika yürüdüm ki bir kavşağa geldim. Meğer geldiğim yere daha kısa
bir yol varmış iki dakika da gelebilirmişim. Canım sıkıldı, kavşakta 
bekleyen bir taksiciye viyadüğe çok var mı daha diye sordum. Adam 
bana bir baktı. Abi sen yürüyemezsin orası uzak dedi. Taksici ya,  
beni kekleyecek. Yok dedim kardeşim vaktim bol ben yürürüm. Sen 
bilirsin ama istersen 5 milyon ver seni oraya bırakayım dedi. 
Yahu bir şey değil kendi kendime adım sımsıra (cimri)
çıkacak. Dedim peki yahu tamam, maksat sen para kazanmış ol. Bindik.
Yolda biraz muhabbete başladık ki şoför Belek'e gideceğimi öğrenince
abi sen 30 milyon ver ben seni Belek'e bırakırım istediğin otele
deyiverdi. Eh oturunca 15 dakikalık yürüyüşün sızısı da bacaklara
vurmuş olduğundan bir de kurnazlık tarafımız ağır bastığından, eh 70
milyonluk yolu 30 a getireceğimizden, hani istemiyormuşum da maksat
şoförün işi görülsün hesabı kabul ettim. Uzun uzun konuştuk Antalya
hakkında şöförle. Benim Antalya ya ilk gidişim, bir de 30 milyon a
rehberlik bilgisini de ilave ettirmekteyim. Bu arada ikide bir
ukalalık eden kıllanan arkadaşlara bir haberim var. Şoförden
öğrendiğime göre Antalya da artık akşamları travestiler yollara çıkar
olmuşlar. Hani korkmasınlar Antalya ya gelmekten, istedikleri gibi
gezebilirler. Kimse kimseye bir şey yapmıyormuş.

Kongrenin yapılacağı otele geldik. Saat sabahın 7 si. Kongre 9 da
başlayacak. O zamana kadar ne yapacağız? Gittim bara. Çocuklar işte
yeni yeni sabah hazırlığı yapıyorlar. Çayı yeni demlemişler. 2 bardak
çay içtim. Havaalanında aldığım gazeteleri mütalaa ettim. Saat 9
oldu. Millet odalardan sökün etti. Tanıdıklar, tanımadıklar,
tanışılacaklar derken öğleni ettik. Fakat kongreyi izleyenler arada
dışarı çıkıyorlar ve bir rus muhabbetidir gidiyor. Telefonlar
alınıyor telefonlar veriliyor. Piyasa bilgileri hususunda yoğun
tartışmalar yaşanıyor. Eh tabi ben de ucundan maydanoz olacağım ya?
Hem biraz entel havası felan atacağım. Dedim ki kardeşim buraya siz
kongreye gelmediniz mi? Kongrenin konusunu tartışsak felan diyecek
oldum. Hepsi yüzlerini ekşiterek hikaye de kusur arıyan adam
muamelesi yaptılar bana. Ben de yahu dedim nedir bu Rus muhabbeti
Istanbul da rus yok mu? Gene şöyle bir küçümseyerek baktılar. Dediler
ki bunlar Antalya'nın Rusları? Duydum ama etnik ayrımcılığın bu
kadarını da duymadım. Antalya'nın rusu ile Istanbul'un rusunu ayıracak
kadar etnik ayrımcılık? Pes doğrusu. Gerçi ben üniter devletten 
yanayımdır. Bölücülüğe, ayrımcılığa asla prim vermem. Rus rustur 
kardeşim. Öyle Istanbul rusu Antalya rusu diye kesinlikle ayrım 
yapmam. Hatta bu ırkçılık söz konusu olduğunda kesinlikle milliyet 
ayrımı yapmam diyeyim de siz anlayın artık benim ne kadar demokrat olduğumu. 
Bir de benim hakkımda yok faşist yok ırkçı diye atar tutarlar. Neyse bilen bilir benim nasıl biri
olduğumu.

Bu arada otelde de bir oda tutulmuş. İçeriye ruslar getirilip enterne
ediliyor. Baltacı Atamızın yarım bıraktığını biz tamamlayacağız,
seferimiz vardır, tutmayın beni diyen yeşil dolarları kuşanıp hamle
etmekte. Bir ara Birleşmiş Milletler'e haber edeyim, burada zavallılar
2. dünya harbinde japonlara köle edilmiş Koreli kadınlar gibi
düşündüysem de sonra bundan bir şekilde vazgeçtim. Şimdi gene o
kıllanan arkadaşlar yukarıda kendilerine ettiğim iltifata rağmen
durunamayıp "Ulan biz seni biliriz vardır bir çapanoğlu. Sen bunları
nerden biliyorsun neden ihbar etmedin?" gibi tezvirata ve fitneye
kalkışacaklar ama ben şahsen gidip görmüş değilim anlatanların
yalancısıyım. Ben sadece ileride tarihe mal olacak bir olayı yine
tarihe not düşmekteyim. Yoksa başkaca bir eylemim yoktur.

Her ne ise. Kongrede epey bir yorulduktan sonra kendime bir otel
ayarlamaya karar verdim. Akşam üstü en yakındaki otellerden birine 
kapağı attım. Animasyon eşliğinde akşam yemeğini yedik. Animasyon 
eşliğinde dedik kardeşim, konsomasyon değil. Sizin içiniz fesat. 
Hala yukarıdaki konunun etkisindesiniz.

Yattık uyuduk. Sabah doğruca tekrar kongreye girdik. Gene
tanışmalar, kartlaşmalar derken öğlenleyin kongreden ayrıldım. Ver
elini Antalya. Belek'ten Antalya'ya direkt vasıta yok. Önce motorla
merkeze gidiyorsunuz. Sonra minibüsle Serik'e, Serik'den de Antalya.
Antalya'yı bilmediğimden otogar da indim. Belediye otobüsüne binip
Antalya'lılara da sorarak Kale Kapısı'na gitmeye karar verdim. Orada
bir müddet dolaşıp Mehmetçik Parkı'na gireyim dedim. Derhal bir alabros 
traşlı garson beni durdurdu ve "izin kartınız var mı?" deyince dedim ki 
"burası özel bir kulüp mü yani parası neyse verelim." Yok beyefendi dedi Garson.
Burası subaylara ait. Orduevinin parkı. Gerçi dışarıdan bakınca pek
belli olmuyor. Normal bir park gibi. Yani dedim biz de bir mehmetçik
sayılırız Mehmetçik Parkı'na giremeyecek miyiz deyince yok beyefendi
dedi sadece subaylar girebilir. Ne yapalım bu saatten sonra Mehmet
Paşa olma şansını kaçırdık. Biz de kendimizi avamın parklarına
vurduk. Oradan Kale Kapısı'nda ki marinaya indim. Bir tur atıp tekrar
yukarıda marinayı ve denizi panoramik olarak gören bir kahveye çöküp
günün gazetelerini orada mütalaa ettim. Sonra dönerciler çarşısına
gidip güzel bir yemek yiyip tekrar marinaya döndüm. Saatim doldu.
Yukarıya Onur Air in bürosuna gittim. Saat 10:30 da gelecek servise
binip havaalanına gideceğiz. Bu arada da beklerken ate olduğunu ifade
eden alevi kökenli bir öğretmenle tanıştım. Istanbul a gidince servis
olmayacağından Yeşilköy'den Bostancı'ya nasıl gideceğini düşünüyordu.
Ben dedim Göztepe Köprüsü'ne kadar sizi bırakırım. Uzun uzun konuştuk,
ben kendisine hakiki aleviliğin nasıl olduğu hususunda uzun uzun akıl
öğrettim o da bana hakiki sünniliğin nasıl olduğu konusunda geniş
kapsamlı dersler verdi. Uçakta da birlikte oturduk. Netice de ben bir
sünni olarak bir aleviye aleviliği anlatmaktan memnun, o da bir aleviden 
dönme ate olarak bir sünniye sünniliği öğretmekten mesrur, Göztepe Kavşağı'na
kadar geldik. Hocam sohbetten ve yolculuktan mutlu. Yahu dedi, eskiden karşıt 
görüşlüler bir araya gelip asla bir konuyu konuşamazdık. Şakası bile 
yapılamazdı. Şimdi ne oldu da ben solcu, alevi, ate, sen sağcı, sünni 
ikimizde Denktaş a hayır diyoruz? Hadi sana iyi geceler çok teşekkür ederim. 
Allah(!) senden razı olsun! Yoksa bu saatte nasıl gelirdim buraya?
Onur duydum hocam dedim. Sizinle seyahatten gerçekten onur duydum.



Lütfen Yorum Yapmayı Unutmayınız!

SSS

Şubat 2003 Bulgurlu. 
Seyyahı Fakir
Bizatihi el hakir 
Tıngır Mıngır Haldun Lenger (lioğlu)

Gürcistan Seyahati.





Gürcistan….


Çeçenlerden canını,
Azerilerden malını,
Türklerden de karını kolla!
21. yy. Rus anonim halk sözü.

Fuhuş konusunda Türkler dünyaca meşhurdurlar. Bununla ilgili olmuş önemli anekdotları anlatayım.
Bizim Ahmet Haluk Dursun eski Osmanlı coğrafyası üzerine araştırma yapıyor. Bir keresinde de Makedonya da Bektaşi tekkelerini ziyaret etmiş bilgi alacak. Bektaşi tarikatında Dedebaba lık diye bir rütbe var. Bu insan hayatı boyunca hiç evlenmez aynen katolik papazlar gibi kendini tarikata hizmete adar. Ciddi bir rütbedir. Tekkelerden birinde bir görevli anlatırken şu dedebaba arnavuttu, şu dedebaba makedondu şu boşnaktı şu pomaktı felan derken bizim arkadaş soruyor : “yahu diyor hep anlatıyorsun Arnavut, Boşnak, Makedon hiç Türk yok mu bu dedebabalar arasında?” Deyince adam şöyle müstehzi bir şekilde gülüyor.. Evladım diyor Türkler yaratılış olarak bekar kalmaya müsait değiller!

Turgut  Özal zamanında Türk Ticaret Heyeti Bangkok’a gidiyor yine heyetten hacı bir arkadaş işte Bangkok'da cami var mı felan diye otel görevlisine soracak görevli daha konuşmasına fırsat vermeden sümenin altından bir fotokopi çıkarıp veriyor. Üzerinde masaj salonları adresler telefon numaraları. Daha derdimi söylemeden bu nedir kardeşim diye sorunca görevli "Beyefendi diyor gına geldi türklerden herkes gelip kadın soruyor biz de bıktık idare de bıktı işte böyle bir adres ve telefon listesi yaptık Türklere veriyoruz . Kusura bakmayın sizi de bunu soracak zannettim" diyor.

Tiflis te benim başıma geleni anlatayım. Biraz uzunca ama gözünüze kuvvet artık.

Yıl 1999. Büyük bir ingiliz şirketi ile bir arbitrasyon davamız var ve ucunda da birbuçuk milyon dolar. Bazı evraklar alınması lazım Gürcistan daki devlet idaresinden. Artık sonuna gelmişiz, davayı kaybetme ihtimali de var, mecburen gittim Tiflis’e. Türkiye den çok iyi Gürcüce bilen eski bir TIR şöförü’ nün rehberliğinde,  eski model klimasız manda kasa bir Mercedes arabayla İstanbul dan yola çıktık. Ufak bir arızayı saymazsak sağ salim Sarp kapıya vardık. Girişte hemen para bozdurduk, ve bir sürü 1 larilik gürcü parası aldık elimize. Kapıdan girer girmez Abhaz çocuklar ellerinde mevsim meyvaları dayandılar arabanın penceresine.Bir şeyler söylüyorlar abhazca ama tabi ben İstanbul dan selpakçılardan şerbetli olduğumdan oralı olmuyorum. Baktılar olmuyor çocuklardan biri bir euzu besmele çekerek elham dan başlayıp kunut dualarından çıkıyor... Hay Allah diyorum, lisan da ortak noktayı bulunca eh biz de mecburen mürüvvetsizlik olmasın diye meyvalarından satın almak zorunda kalıyoruz.

Girişten itibaren etraf yemyeşil ve hakikaten sarp kayalıklar la çevrili. Tepelerse bakımsız çay bahçeleri. Öylece ilerleyip Batum a giriyoruz. Batum eski amerikan kasabaları gibi. Planlı bir yerleşim ama herşey eski. Batum da bizim Tır şöförünün bazı arkadaşlarına uğruyoruz ve derken ver elini Tiflis yolları. Yollarda dikkatimi çeken başıboş dolaşan pislik içindeki domuzlar. Köylerde çamurlarda debeleniyorlar. Bazıları arabanın önüne fırlayıp sağa sola kaçışıyor. Yolda gördüğümüz polislerin elinde seyyar tabanca ve fener gibi bir alet var. Radar. Yer yer hız tahdidi 40 km ye kadar düşüyor 60 km yi aştığı da pek yok. Ama benim şöför uyanık. Bir radar detektörü edinmiş dıt dıt ı duyunca hemen süratimizi düşürüyoruz. Ha söylemeyi unuttum yolda polislere elimizdeki 1 larilik desteden 1 er lari dağıtarak ilerliyoruz. Detektöre rağmen maalesef radara da yakalanıyoruz. Bizim şöför giriyor karakola, dağbaşında bir istasyon. Uzun pazarlıklardan sonra işi bağlayıp çıkıyor ama çok kızgın. Tiflis e yaklaştıkça toprak yer yer kelleşmekle beraber başıboş çay tarlaları –bahçe olmaktan çoktan çıkmışlar çünkü- hep devam ediyor. Yollarda yarım kalmış köprüler ve tüneller var. Tiflise girmeden terkedilmiş devasa endüstri tesisleri, koca koca fabrikalar görüyoruz tek tük. Ruslar çekilince işletme sermayesi olmadığından atıl kalmışlar. Şöförüm diyor ki Gürcüler bunları söküp söküp hurda niyetine satıyorlarmış. Tiflis e girişte lokanta görevi gören sağlı sollu barakalar var. Bir tanesine giriyoruz. İçerde kimse yok ama barakanın arkaya açılan kapısından tombulca bir hanımın yelyepelek elini önlüğüne silerek bize gürcüce bir şeyler söyleyip koşturduğunu görüyoruz. Bizi karşılıyor, alı al hoşgeldiniz diyor. Tavuk ısmarlıyoruz, kola su salata vs. Mahcup gülüşlü, tipik bir ev hanımı.  Tavada tavuk kızartıyor,  evin kaynanası olduğunu sandığımız bir hanım da gelip salatamızı yapıyor. Yağlarının kokusu değişik. Hele güzelim salataya aromatik bir ot doğramışlar ki bizim ağız tadımıza hiç uygun değil. Gene de çok acıkmışız. Silip süpürüyoruz ne varsa. Ahçımız hanım bu arada 2 çocuğu olduğunu, onların okulda olduğunu, eşinin Tiflis de taksicilik yaptığını anlatıyor. Biltercüme ben de dinliyorum.  Dinlenip Tiflis e doğru yola koyuluyoruz. Gideceğimiz yer Astoria Oteli. Tiflis in göbeğinde bir yer. Ama tüm otel çatışmalardan kaçıp gelen Abhaz larca işgal edilmiş. Bir katını işletebiliyorlar ancak. İşte Otelin genel giderleri çıksın diye. Girişte işsiz abhazlar genç ihtiyar oturuyorlar. Lüks otelin pencerelerinde kurutmak için asılmış çamaşırlar. Zor şey savaş muhaciri olmak. Ama hepsi de terbiyeli insanlar. Rahatsız edici hiçbir tavırları yok. Yukarı çıkıyoruz. Bizim şöför bir oda tutuyor, iki yataklı. 50 dolar geceliği odanın. Banyosu, tuvaleti içinde. Eh, diyorum bu da böyle olsun bakalım. Horlamazsın değil mi diyorum bizim şöföre, yok diyor sen kendine bak. Resepsiyona, -ne kadar resepsiyon denirse artık, koridorun sonunda çamaşır odalarından birini idare odası yapmışlar, kapısına da reception yazmışlar olmuş sana resepsiyon- su istediğimi söylüyorum, adam musluktan iç diyor bozuk bir ingilizce ile. Yok diyorum şişe suyu. Malum expatriotun diare korkusu. Adam o zaman diyor ki Borcumi var. Tamam diyorum borcum olsun. Yok diyor dolabı aç al. Maden suyunun adı Borcumi. Haa diyorum bir şişe borca borcumi açıp içiyorum. Otelin 20. katında felanız. Tiflis koca şehir göz önünde. Geniş caddeler. Şehri ortadan bölen islah edilmiş, kenarı duvarlarla çevrili bir nehir. Gürcistanda her şehir kasaba adı “..blisi”,”..isi”,”..fişi”, “tisi” diye bitiyor. Bizim Adapazarı çevresinde sonu “iye” ile biten köyler kasabalar gibi. Tbilisi (Tiflis) “bu sıcak” demekmiş Gürcü ce. İşte Gürcü krallarından biri avlanıyormuş bir kuş vurmuş. O da gitmiş tabii kaplıca sularından birine düşmüş. Kral kuşu eline alınca bu çok sıcak yahu hesabına “tbilisi” deyince olmuş memleketin adı Tbilisi. Güzel bir altyapı var Tiflis de ama otelin hali sefalet. Neyse Tiflisin eşrafından bir iki kişiyle tanışıyoruz. İşimizi görecekler. Gündüz beraberiz gece de bir Türk restoranı var gece klübü gibi oraya gidiyoruz . Adamları pohpohluyoruz ağırlıyoruz felan ki işimizi görsünler. Tabii  1-2 gün içinde samimi olduk adamlarla. Eh iyi insanlar da fakirliğin gözü kör olsun. Bu arada otelin resepsiyonunda ki yaşlı adamın eski bir opera sanatçısı olduğunu öğreniyorum. Bas bariton bir sesi var. Bir iki arya söylesene diyorum ikiletmiyor. O sole mio yu da söyletiyorum. Bir bildiğimiz o var zaten.

Tiflis deki heykeller dikkatimi çekiyor. Maalesef iş peşinde koşturmaktan müzelerini gezemiyorum. Onca fakirliğin içinde heykeller sanki başka bir dünyadan gelmişler kadar güzel. Ben, belki de bilmiyorum, o derecede hoşuma giden bir heykel, en azından bir Atatürk heykeli görmedim Türkiye de.

Akşamları mersedesi otelin önündeki meydana bırakıyoruz Abhaz lardan birine 5 dolar veriyor benim şöför. Adam sabaha kadar arabayı bekliyor bir şey olmasın diye.

Ertesi gün Tiflis in kuzeyinde ki gübre fabrikasına gidiyoruz. Fabrika müdürü bir masa donatıyor ki sormayın. Masada 5 kişiye tam tamına 23 çeşit meze var. Yemeği ve ikramı seviyorlar. Başka bir akşam da Tiflis dışında bir bağ evine götürdüler. Gittiğimiz evin sahibinin babasının vefat yıldönümüymüş. Bir masaya oturduk ki hilafsız 6-7 çeşit et yemeği var sadece. Danasından tavuğuna kadar. Sebzesi salatası hamur işi hariç. 30 kişi kadar akrabayı taallukat aileleriyle toplanmış vaziyette. Orada da hemen haremlik selamlık yapıldı. Hanımlar evin içinde bir masada toplandılar erkekler bahçede. Derken kadehler dolduruldu herkes sırayla kalkıyor ve bütün hazirun da ayağa kalkıyor bir konuşma yapıyor işte müteveffa şöyle iyi adamdı böyle yapardı felan diyerek. Yemek sonuna kadar belki hep beraber 40 sefer ayağa kalktık. Sen de konuşacaksın dediler. Eh ben de kalktım dedimki ne çok seveni varmış demek ki çok iyi adammış mealinde bir konuşma yaptım –bizim gürcüce bilen adam nasıl tercüme etti Allah bilir- epey alkış da topladım doğrusu. Sonunda vefat etmiş adamın sağlığında içki içtiği şarap çanağı getirildi ve dolduruldu. Herkesin ondan bir yudum alması lazımmış adete göre o da yerine getirildi.

Gürcüler lisanlarının bozulduğundan, rusça çok kelime girdiğinden, benim şöförün Türkiye de kalmış olması sebebiyle Gürcücesinin gürcülerden bile mükemmel olduğundan ve saf kaldığından bahsettiler. Hakkaten benim şöför konuşmaya başladı mı kabilenin büyücüsü konuşuyormuş gibi adamlar huşu ile dinliyorlar. Bir de bu gürcülerde ırk asabiyeti müthiş. Benim şöför balabanzadelerden miş. Adamı otele ziyarete aynı sülaleden Tiflis üniversitesinden bir profesör bir akrabası ziyarete dahi geldi. Enteresan bir şey velhasıl. Hayır benim adam müslüman onlar hristiyan.


Tanıştığımız adamların içinde biri var basketbol ajanı ABD NBA e gürcü basketbolcu falan gönderirmiş. Delikanlı bir adam. Tutturdular işte burda çok güzel bir kaplıca var. Acayip aganigi var. Hep yabancı diplomatlar oraya gidiyor seni de götüreceğiz. Yahu arkadaşlar evet sefahat düşkünü biri gibi görünsem de ben 15-20 yıldır ilk defa böyle gece klubü felan takılıyorum.. Yok yok ille gideceğiz diyorlar. Kafaları dumanlı,  ulan bu erkeklik ne bela iş gitsen bir türlü, hayatımda para verip yaptığım bir iş değil,  gitmesen bir türlü adamlar tuhaf tuhaf bakmakta. Ulan bu hem Türk hem de istemiyor yoksa bu herifte bir tuhaflık mı var gibi şüphelenmiyor da değiller. Neyse erkeklik belası razı olduk ama canım da sıkılıyor. Gittik içeri dizmişler dilberleri seç al bir defası 50 dolar! Hepsi de gencecik fıstık gibi kızlar. Dedim ingilizce fransızca bilen kim var. Birisi ben dedi iyi dedim gel. Haydaa arkamda  3 tane gürcü nerdeyse sırtımı yumruklayıp gerdeğe sokacaklar bir şamatadır gidiyor. Höst dedim rahatsız edilmek istemem beri durun.İçeri girdik. Kıza dedim ki bak kızım durum böyle böyle. Yanlış da anlama ama bu bir prensip meselesi şimdi bişey olmıyacak. Seninle biraz sohbet edeceğiz. Sonra sen dışarda kilere üff acayipti diyceksin ben de sana 50 değil 100 dolar verecem okey mi okey! Neyse şöyle dedim sen beni güzelce köpürterek bir yıka. Bir yandan köpük köpük keseleniyoruz bir yandan da konuşuyoruz işte. Neyse kızcağız güzel sanatlardan mezunmuş. Van Gogh severmiş,  Lautrec i de beğenirmiş. İşte müzelerinde şu tablolar varmış 19 yaşındaymış 1 çocuk annesiymiş. Kocası bunu terketmiş, klasik orospu muhabbetiyle karışık sefil bir sanatsal muhabbet yaptık. Kız ikide bir  “you are good boy I am bad girl.” felan deyip eziklik içinde.. Çıktık dışarı. Bu sefer adam tutturmaz mı efendim onun takıldığı bir rus yahudisi kız varmış biz içerdeyken gelmiş ille bununla da ... Yok dedim yeter yahu.. Ben de hal kalmadı. Yok ille buna da felan deyip çıktı dışarı. Neyse  ne yapalım ben de kızın Kharkov Yahudilerinden olduğunu, ailesinin İsrail e göç ettiğini, kendisinin Ukrayna da bir Rus u sevdiğini o yüzden gitmediğini. Dedesiyle beraber Kharkov da kaldığını dedesi vefat edince de Rusya içlerinde dolaşmaya çıktığını uzun uzun öğrendim. Şimdi bunları niye anlatıyorum. Ordan çıktık adam dedi ki sizi şimdi bakın nereye götürecem saat gecenin bir vakti. Yok dedim kardeşim ben yorgunum, ölüyorum gelmem dediysem de ille gideceğiz. Dedim ki bizim tercümana sinirlenerek yaw beni otele bırakın siz nereye giderseniz gidin. Yok dedi ille sen gelecekmişsin. Nereye diyorum bunlar söylemiyorlar. Gecenin 2 si üçü olmuş. Ancak çaldığımız bir kapı açılıp çok güzel ve zevkli döşenmiş bir ev görünce anlıyorum ki adam bizi ailesiyle tanıştıracakmış. Hane halkı da o saatte ayakta hayret ediyorum. Neyse hane halkına takdim ediliyoruz. Meğer benim TIR şöförünü tanırmış zaten ailesi. Tipik akraba muhabbeti gibi bir şey.Bizim delikanlı gürcünün hanımı Tiflis hastanesinde doktor. Gecenin o saatinde bize bir izzet ikram üstelik bizi de bekliyorlarmış. Enteresan yuvarlak bir masa gördüm orada. Bir içki masası. Aynı portakal dilimi gibi ama postanede mektup yazılan sıralar gibi bölünmüş. Belki de orada iskambil de oynuyorlar. Hani birbirlerinin ellerini görmesinler diye belki. Ama her bölümde herkesin önünde 3 tane bardak, viski, votka ve şarap  bardağı.  Bir o kadar da içki çeşidi ve şişesi var. Yorgunum ama kafamda zehir gibi çalışıyor. Düşünüyorum nedir lan bu başıma gelenler derken kafama dank! ediyor. Kıpkırmızı oluyorum. Çok da utanıyorum doğrusu. Türkler böyle aile meclislerinde oraya gidince evdeki hanımlara asılır olmuşlar, epey bir olaylar olmuş bu konuda Tiflis de. Anlatmışlardı da çüşşş demiştim. Anladığım kadarıyla da adam ne olur ne olmaz deyip önce bizi bir randevuevine götürdü tedbirini aldı, bizde hal kalmadığına kani olunca da eve götürdü. Güler misin ağlar mısın? Dedim gene Türklerin şöhretine kurban gittik. 

Bir de bir şey dikkatimi çekti evin liseye giden 15 yaşında bir kızı var. Evli ve bir tane de çocuğu var. Ona da hayret ettim. Daha sonra arbitrasyon davasını kazandığımız İngilizler  Gürcistan da içki sebebiyle ensestin yaygın olduğunu, bu yüzden çocukları erkenden evlendirdiklerinden bahsettiler. Ama ben belli belirsiz gürcü Ortodoks klisesinin bu konuda bir baskısı olduğunu hisseder gibi oldum. Nüfus artışı onlar için önemli. Zira işte meşhur kaplıcadaki muhabbetlerden anladığım, hepsi 19-20 yaşında olan kızların çoğunun 2-3 çocuğu vardı. O fakirlikte bu kadar genç yaşta bu acele niye olsun ki?

Tabi şimdi Türkler in bir başka yönü de var. Bir gecelik ilişkilere de ok diyorlar da böyle uzun kaldıkları eski sovyet ülkelerinde bir kadın buluyorlar ona bir ev tutuluyor her türlü ihtiyacı karşılanıyor. Çok da sadıktırlar bu ülke kadınları haaa duyduğum kadarıyla. Üstelik adam hayatında erişemeyeceği, tahsilli bir metrese sahip oluyor. Benim gürcü tercüman eski kamyon şoförüydü, doktor bir metresi vardı orda. Bir akşam yemeğe katıldı bize, haza hanımefendi çok kibardı. Üstelik eski moda olmasına rağmen şahane dikilmiş el işi bir elbise vardı üzerinde ve süper bakımlıydı. İnanamazsınız. Eee otelin geceliği 140-150 dolar olunca ayda 300 dolara gayet rahat bir ev ve hanım sahibi oluyorlar bizimkiler. Daha mantıklı üstelik çamaşırı yıkanıyor, yemeği pişiyor ev ortamı üstelik. Alan razı veren razı. Bu sistem bütün doğu bloku ülkelerinde böyle çalışıyor. Hatta bu hanımlarla evlenip gelen Türkler de var. Allah için hepsi kibar, kültürlü ve çok çok güzel kadınlar. Neyse Ahmet Rasim’in eski istanbul da fuhuşu anlatan fuhşu atik kitabına benzedi. Bir fıkrayla bitireyim.

Nataşa bıkmış krolardan. Demiş ki, artık kültürsüzlerle yatmayacağım. Bir de test geliştirmiş kendince. Sağ bacağına Clinton’un sol bacağına da Yeltsin’in resimlerini dövme yaptırmış. İlk müşteri gelmiş. Bizim Temel. Nataşa sağ bacağındaki resmi göstermiş “Bu kimdir?” deyince Temel “Uyy tanıyrum dilimin ucunda ama çıkaramadum.” demiş, Peki demiş Nataşa sol bacağını çevirmiş “Bu kim peki?” Temel yine “Uyy tanıyrum dilimin ucunda amma çıkaramadum.” deyince Nataşa “Yok!” demiş “Olmaz! Bilemedin. Seninle yatamam!” Bunun üzerine Temel atılmış “Tamam!” demiş “Onları tanıyamadum bilemedum yabancıydılar ama ortadaki Karl Marks'a benziyy.!!!”

Seyyahı fakir,
Lenger el hakir.

ROMANYA SEYAHATİ…




ROMANYA SEYAHATİ…


     Sene 1983 tü. Aylardan da Kasım sonu Aralık başı gibi olmalı. Çalıştığım şirket Romanya'dan Sodyum Bikromat ithal ediyor ve Kazlıçeşme de dericilere pazarlıyorduk. Hatta o zamanlar Fenerbahçeli Ali Şen de derici idi. Ona da sodyum bikromat sattığım çok olmuştur.

    Neyse bir problemden dolayı Romanya'ya gitmem gerekti. Ben de fırsat bu fırsat deyip hafta sonunu Romanya da geçirecek gibi ayarladım seyahatimi. Bu arada kardeş şirketlerden birinin de gübre işleri vardı onlar da işte hediyeydi, öteberiydi noel üstü hazırlayıp benimle beraber göndermeye karar verdiler. Beni bir armatörün bürosuna gönderdiler. Bu armatör ağabeyimiz benim Romanya'daki randevularımı ayarlıyacak olan armatördü. Bürosuna gittiğimde bana Romanya'da nasıl davranmam gerektiğini,kimleri göreceğimi bir bir belletti. Hatta gece hayatından, çapkınlık yapacaksam nerelere gidip nerelere gitmemem gerektiği konusuna kadar anlattı. Otelde bardaki kadınlara takılmamalıydım. Kesinlikle dışarıda para bozdurmamalıydım. Gideceksem Atlantis diye Bükreş te bir gece klubü vardı oraya gitmeliydim. Şimdi diyeceksiniz ki adam sana hep zamparalık reçetesi mi yazdı. Valla epey uzun şeyler anlattı işle ilgili ama ne yapayım bunlar aklımda kalmış veya aklımdan hiç çıkmamış. Haa bir de giderken yanımda Kent sigarası götürmeliydim. Kapıdan girişte lazım olacaktı.

      Neyse zamanı geldi Malev'e atladık doğru Bükreş. Yol yanılmıyorsam 3 saat 15 dakika sürdü. Havaalanında indik, Rutin pasaport kontrolleri yapılıyor. Tabii devir meşhur müteveffa Nicolai Chavushesku nun devri. İşte memur soruyor :

- Niye geldiniz?
–İş için geldim.
- Kime gideceksiniz?
- Chimimportexport'a. (o zaman sadece devlet şirketleri var. Bu da kimya sektörünün tek ithalatçı /ihracatçı şirketi.)
- Sigara içiyor musunuz?
– Evet.
-...Ben de.
- Efendim ne? Ha tamam, pardon buyrun Kent sigaranız. Karton sizde kalsın.

   Neyse Pasaport kontrolü bitti. Gümrüğe girdik aman Allah'ım! Antep fıstıkları, sigaralar, parfümler, ve benzeri eşyalar hiç mübalağasız gümrük memurlarının elinde havada uçuşuyor! Herhalde bir köşeden Romen gümrük memuru  – anlamıyorum ama öyle tahmin ediyorum o zaman.

-  Abi ben fıstık yakaladım 5 paket sen de ne var!
-  At iki paket fıstık ben sana bir kutu çikolata atayım!

   Muhabbet, her ne kadar ben dillerini anlamasam da abartısız bu minval üzere. "Eyvah oğlum!" dedim kendi kendime. Bende bir sürü  Antep fıstığı, çikolata, hatta kürk bilem var. Hediye! Yani rüşvet işin aslı. Şimdi dedim ayvayı yedin. Ama sıra bana gelince memur şöyle bir yüzüme baktı bir çarpı attı bavullarıma bildiğiniz tebeşirle. Kendimi yolcu salonunun önünde buldum. Meğer o havada uçuşanlar Türklerin gönüllü olarak memurlara dağıttığı hediyelermiş.

    Atladık bir taksi ye, Dacia marka. Renault 12 lerin Romanya versiyonu. Doğru ver elini Bucuresti Hotel. Şehrin merkezinde gerçekten süper bir otel. Check-in tamamlandı doğru odaya. Her yerde de yazılar var. Aman enerji sıkıntımız var, lütfen elektriği çok yakmayın, küveti sıcak suyla lütfen doldurmayın filan gibi. Televizyon da 7 dakika 33 saniyede bir, bir vesile buluyor işte büyük lider Chavushesku az önce hapşurdu, maydonozu çok sever, acayip bir bina açılışı yaptı şeklinde gösterip duruyor. Nerde o zaman öyle adult programlar, eğlence kanalları, beynelmilel kanallar? Neler çektik biz bu memleketin dış ticareti için (!). Neyse efendim uzatmayayım, ben de inat değil mi, komünistleri sevmiyorum ya bütün ışıkları açıyorum, küveti sıcak suyla dolduruyorum. Kendime göre cansiperane milliyetçilik kavgamı vermekteyim. Pencereler açılmıyor açılsa elimle Bükreş’e “Seni yeneceğim Bükreş!” diyerek bozkurt işareti yapacağım ama olmuyor tabii. Bu kadar salaklık yeter deyip o akşam erkenden yattım. Cumartesi sabahı erkenden uyanıp kalktım. Nasıl bir cümle oldu bu bilemedim ama neyse doğru kahvaltıya indim. Efendim işte kaşkaval peyniri eşliğinde sulu zırtlak bir portakal suyu ile kahvaltımı da yaptım.

    Kahvaltıdan sonra odama tekrar çıkıp içime uzun yünlü içliğimi de ihmal etmeyip sıkıca giyindim. Otel den yürüyerek çıktım. Hemen arkada, yani Bucuresti Hotel'in arkasında Museul Arta'ları var daldım içeriye. Öhhö öğünmek gibi olmasın ama romence Museul Arta Sanat Müzesi demek. Oldukça büyük bir müze idi. Çok güzel şöyle 3 metre ye 2 metre gibi bir Rembrandt’ları vardı. Birinin Portresiydi. Fakat gerek enerji kısıntısından gerekse resmin zarar görmesini önlemek istemelerinden veya orijinalini başkasına satıp yerine sahtesini koyduklarından (Kimbilir?) oldukça karanlık ve loş bir yerdeydi. Bir de müze de dikkatimi çeken Stefan Grigoreu ( Atlas ağustos 2001 sayısında o fotoğraf aynen vardı. "Anne ben ölmedim". İsimli yazı dizisiydi. Kitabı İş Bankası yayınlarından çıkmış. ) isimli bir ressamın tablolarıydı. Resimle çok ilgili değilim ama bir rus ressamı idi galiba. 93 harbinde cephede yaptığı resimler de vardı. Hele bir tanesinin önünde çok duygulandığımı söylemeden geçemiyeceğim. Esir düşmüş fesli bir türk askerini tasvir ediyordu resim. Allah'ım ne kadar başarılı bir ressamdı ki o Anadolu insanının naçar kalınca takındığı tavır, o bakış aynıyla yansımış idi resme.

    Oradan çıktıktan sonra Museul Historia'larına doğru yürümeye başladım. Bu da romence Tarih Müzesi demek efendim. Yollarda elde yapılmış kartpostallar satıyordu küçük çocuklar noel öncesi. Büfelerinde ise hiçbir şey yoktu hemen hemen. Bir iki tane de uzun kuyruklara rastgeldim, 2 sandık limonun veya portakalın önüne dizilmiş sıranın kendilerine gelmesini bekliyordu insanlar. Otelde de dikkatimi çekmiş idi. Portakallar ağzı zımbalı, mühürlü torbalarda satılıyordu. Hıh! Dediğimi hatırlıyorum kendi kendime. Bizim komünistler gelsinlerdi de görsünlerdi. Atacaktın kardeşim komünistleri buraya akılları başlarına gelecekti. ( O zamanlar Turgut Özal'lı yıllardı ve böyle bir akım vardı. Bunu o devrin bir düşünüş şeklini aktarmak için yazdım.)

    Her ne ise vara vara vardık Museul Historia'larına. Orası da bir başka alem. Benim için müzeyi açtılar. Anladılar demek benim kim olduğumu (!). Fazla ziyaretçisi olan bir yer değildi anladığım kadarıyla. Önümde bir görevli, bir odaya girmeden önden ışığı yakıyor ben o odadan çıkarken arkamdan ışığı kapatıyor. Ben yahu bunlar ne yapıyor diye anlıyana kadar müzenin yarısını bir şey anlamadan gezdik. Meğer enerji sıkıntısı var ya ondanmış. Enerji tasarruf ediyorlarmış meğer.

  Tarih müzesi ziyaretimi de tamamlayıp dışarı çıktım. Bir hedefim olmadan gayesiz öylesine yürüyorum sağa sola bakarak. Epey bir dolaştım ara sokaklar da dahil olmak üzere. Bir ara bir baktım ki epey yürümüşüm kaptırarak kendimi. Türkiye'yi de 2 sefer kurtarmışım kafamda. Hazır buradayım Romanya'ya da bir faydam olsun diye kafamda planlar yapmaktayken... O da ne? Kaybolmuşum Bükreş Sokaklarında. Adamların ingilizcesi yok yarım yamalak bir fransızca ları var. Kimse derdimi anlamıyor. Kayboldum. Aslında Romanya o benim kaybolmamla çok şey kaybetmiş oldu. Hazır elim değmişken Romanya'yı da kurtarmak üzereydim aslında.

    Ona sor, buna sor yok, yok, kimse anlamıyor. Hava nakıs, eksilerde, yani çok soğuk. Üşümüşüm. Burnumdan sular damlıyor. Karnım aç. Etrafıma bakınırken bizim börekçi dükkanları gibi bir börekçi dükkanı gördüm. Mis gibi kol böreği satılmakta. Sıcak sütte var. Girdim içeri, işte “Monsieur, ce ci, ce la.” diye parmakla göstererek börek aldık, süt de istedik. Oturdum yiyorum. Bir yandan da adama fransızca işte ben kayboldum, Bulvar di Republicii'yi (Cumhuriyet Meydanı.) arıyorum, Bucharest Hotel felan diyorum ama adam duvar. Bir şey anladığı yok. En sonunda dayanamadım, kendi kendime sunturlu bir küfürle "Kaybolduk lan!” dedim “ Gözünü sevdiğimin memleketinde!” (böyle demediğimi herhalde anlarsınız. Ben küfürü ettim mi ettim, ama şimdi buraya terbiyemden yazamadım. Nasıl bir terbiye ise artık!?)  Börekçi birden dikildi, bana dikkatli dikkatli baktı. Hah dedim herif anladı küfrettiğimi şimdi bana dalacak derken.

- Sülesene be kızanım Türkçe ! dedi,
- 'Teminden beri yaparsın fan fin fon.! Bırak fan fin fonu da derdini süle..!

Ben tabii belki 1 saat uğraşmışım amcama dert anlatacağım diye neye uğradığımı tahmin edebilirsiniz.

- A be Dayı ,  dedim.
- Ben kayboldum. Bucharest Hotel e gideceğim.

- Ooo ba yiğenim,  dedi,
- Sen uzaklaşmışın iiice.. Atla te bi taksiye götürsün seni!
  Çaaardı bi taksicaaz.  Aman işte bana bir taksi çağırdı. Doğru otele.

   Neyse otelin çevresine geldik. Karnımız doydu. Kuyruk dikildi. Bu durumda olan bir Türk erkeği ne yapar. Yok o değil daha akşama çok var. Onu ayrıca anlatacağım. Macera arar tabii. Otele girerken bir rumen takıldı peşime. "Change! Change!" deyip duruyor. Anladım dövizimi bozmak istiyor. Karaborsa kur 1,5-2 misli. Çok da sıkı tembih ettiler aman karaborsada bozdurma diye. Tehlikeli ve aynı zamanda illegal. Ama tabii ben uyanık bir Türk olarak bu numarayı yemiyeceğimden bir pazarlık bir pazarlık karaborsa kurun neredeyse 2 misline felan anlaştık. Gerçi 50 dolar bozduracağım altı üstü. Ama onlar için iyi para.

    Adam arada bir “aman dikkat!” diyor “poliziya, kimse görmesin, ceza çok!” felan.

    Beni bir apartmanın merdiven boşluğuna çekti. Çıkardı zuladan bir deste ley. Verdi bana. Ben de 50 doları toka ettim. Saydım, aa 250-300 ley eksik kardeşim dedim. Kıyaslıyacak olursanız işte 50 milyon lirada 300 bin lira eksik gibi bir şey. “Tamam abi, no problem!” dedi aldı desteyi elimden, tam o sırada polis kılıklı bir adam ters ters bakarak yanımızdan geçti gitti kapıya doğru, bir yandan ters ters bakmaya devam ediyor. Hemen adamın elinden desteyi kaptım çaktırmadan, ve apartmandan çıktım. Evet bir operasyonu daha komünist bir ülkede CIA gibi halletmenin verdiği keyifle otelin yolunu tuttum. Bir yandan da cebimdeki o kalın desteyi okşuyor, gece Atlantis gece klübünün hayallerini kuruyordum. Otele döndüm. Paracıklarımı cebimden çıkardım. Fakat, olamaz! Aman Allahım! O da ne? Destenin üstünde işte 100 leylik bir banknot içi gazete kağıdı dolu. Büyük bir hayal kırıklığı, dolandırılmanın dayanılmaz hafifliğini yaşadık haliyle .  Pis gomonistler yapacaklarını yapmış beni dolandırmışlardı. Ama sonrada düşününce (veya 50 dolarını kaptırmış züğürt tesellisi. Ne derseniz deyin artık.) aslında 50 dolara çok ucuz bir ders almıştım. Ya başıma bir şey gelseydi o apartmanın merdiven altında? Allah korudu. Akşam da biltesadüf o polis kılıklı adamla benim adamı aynı masada içerken gördüm Atlantis Gece klubünde. Alevli bir meyva yaptırdım gönderdim. Bir de kadeh kaldırdılar karşıdan. Ben de meyve suyu bardağımı. Bilmem onlar beni tanıdılar mı? Bir ben olsam dolandırdıkları evet diyeceğim ama nereden tanısınlar. Evet, Atlantis gece kulubünde dolandırıcılarımla karşılıklı kadeh kaldırıp selamlaştıktan sonra şöyle bir etrafı kolaçan ettim. Tamamı yabancılarla dolu idi. %90 nı da Türk. Varyeteyi seyredip otelime yorgun argın geri döndüm.

  Ertesi sabah Pazar günüydü ve geç sayılabilecek bir saatte kalktım. Benim kahvaltılarda beyaz peynir krizim tutar, beyaz peynir yemezsem kendimi kahvaltı etmiş saymam. Maalesef kontinantal kahvaltı vermelerine rağmen, üstelik onların kaşkaval dediği kaşar peynirinden de yememe rağmen pek güzel bir kahvaltı değildi. Bir gün önce beğenmediğimden sulu zırtlak portakal suyunu da içmedim bu sefer.

    Mutad programım üzerine yine otelden çıktım. Her yer karlarla kaplı idi.Caddeler korkunç genişlikte ve bir o kadar da ıssızdılar. Tek tük polis arabaları, elçiliklere ait araçlar bir de taksiler vardı. Parklarda da ellerinde içkileri az sayıda gençler vardı. Tuhaf gözlerle süzüyorlardı beni geçerken.

    Öğleden sonra tekrar otele döndüm. Yemek yiyip biraz uyuduktan sonra aşağıya snack bara indim. snack bar dediğin de taburede ufak tefek şeylerin atıştırılıp bir iki bardak bir şey içilen yer. Akşam iyiden iyiye bastırmak üzereydi. Barda da insanlar herhalde akşam yemeği öncesi birini beklerken bir iki aperatif almak için toplanmışlardı. Ayrıca 1930 ların moda dergilerinden çıkmış, zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü darbı meselini hatırlatan beyaz tenli, cırtlak kırmızı rujlu bir iki fahişe de vardı. Akşam için müşteri avına çıkmışlardı anlaşılan. Artık elli dolarlık akıl satın aldığıma göre bunu iyi kullanmalıydım. Ne demişlerdi Türkiye,'den ayrılmadan, barda ki fahişelerden uzak dur. Ben de bir tabure çekip barmene meyve suyumu söyledim. Derken yanımdaki bir romen genci laf attı. Türk müsün? Nerden? Istanbul mu? gibi soruları birbiri ardı sıra berbat bir fransızca ile soruyordu. Ben de işte öylesine cevaplar veriyordum. Derken muhabbet uzadı adam kolumdaki saati satmak isteyip istemeyeceğimi sordu. İşte o zaman için 900 dolara aldığım bir saatti. O saate 3000 dolar teklif etti. Eh ben dersini bellemiş insanların vicdan huzuru içinde olmaz satmayı düşünmüyorum dedim. Sahte mahte çıkardı dolarlar neme lazım. Derken adam ismini söyledi. " Ciccioman." Çok iyi hatırlıyorum. "Ciccioman." Ah dedim kendi kendime bu adam göğsünde +18 levhasıyla dolaşmalı.

    Neyse ben kısaca Cio diyeceğim adama, Cio bana işte dünyanın neresinde olursa olsun iki erkeğin bir araya geldiklerinde nezaket ve iş cümlelerinden sonra konuşmaları muhakkak ve mukadder olan kadın mevzuunu anlatmaya başladı. Konuyu o açtı, aslında ben yabancılarla bu konuyu konuşmayı pek de sevmem ama anlatıyor adam ben de dinliyorum. İşte amatör olanlarına Gacika denirmiş, 1 saat olursa 50 dolarmış da sabaha kadar kalırsa 200 dolar alırmış şeklinde bana Romanya da fuhuş ve muhtelif haller için değişik tarifeler hakkında geniş bir bilgi verdi. Sonunda ne dese beğenirsiniz? Benim dedi bir kızkardeşim var seni istersen onunla tanıştırırım. Ben tabii dehşetli afallamış, güzel yurdumun saf Anadolu çocuğu güzel insanlarından biri olarak sormuşum adama. (Vous avez le meme pere et la meme mere mon ami? Dis-moi ou bien tu appels tous les filles "ma soeurs.") Anneniz ve babanız aynı mı yoksa bütün kızlara mı sen abla veya kızkardeş diyorsun? Adam bana evet dedi aynı anne ve aynı babadanız. Defalarca da cümleyi değiştirip değiştirip aynı cevabı aldım. İnanılır gibi değildi. O akşamı da Cio nun ailesi hakkında bilgilenerek geçirdik. Fesatlık getirmeyin aklınıza hemen. Sadece konuştuk.

Ertesi sabah pazartesi , ticari toplantılar bütün hızıyla başladı. Tipik demirperde muhabbetleri. Malı yükleriz o fiyattan veririz ama işte siz de bize bunu yapacaksınız falan filan.

    O akşam otele döndüğümde akşam yemeği ile ilgili unutamadığım bir şey daha var. Masaya gavurun dressing dediği bir sos getirdiler. Ben uzun müddet bu sosu nerede kullanacağım diye düşündüm. Bütün yemeklerde denedikten sonra et yemeğine boca etmeye karar verdim. Ertesi akşam öğrendim ki meğerse o salatanın yağı, limonu vs si imiş.

    Romanya'da 10 güne yakın kaldım. 10 un cu günün sonunda berbat bir Fransızca duymaktan, Türkçe konuşamamaktan dilim mübalağasız ağzımın içinde şişti. Artık sadece “lolo lo, lolo la!” der durumdaydım. Korkunç sıkılmışdım. Türklere mahsus gurbet sendromu yüreğimi iyice sıkar olmuşdu. Dönüşte de doğrudan Ankara'ya uçmam gerekti. Bu sıkıntılı ruh halim Ankara'da da devam etti maalesef. Ne zaman ki Istanbul'a döndüm derin bir ohhh çektim. Benim vatanım, sevgilim, ekmeğim, aşım herşeyim Istanbul du. O zaman anladım ki Istanbul u gerçekten çok ama çok seviyorum.

----


Lütfen Yorum Yapmayı Unutmayınız!

Seyyahı Fakir
Lenger el Fakir.